Kul Salih
İnsan, dünyaya gelirken elinde hiçbir şey yoktu; giderken de hiçbir şeyi beraberinde götüremeyecek. Öyleyse insanın elindeki malın, oturduğu makamın, taşıdığı unvanın, söylediği sözün ve temsil ettiği değerlerin sahibi olduğunu sanması ne büyük bir yanılgıdır!
Asıl mesele, insanın neye sahip olduğu değil; kendisine verilenleri nasıl taşıdığıdır. Çünkü hayat, baştan sona bir emanet; insanın vicdanı ise bu emanetin muhasebe defteridir.
Peki, nedir emanet? Yalnızca birine bırakılan para mı, korunması istenen bir eşya mı? Elbette hayır! Emanet; makamdır, yetkidir, görevdir, sırdır, sözdür, evlattır, vatandır, millettir, insanın insana duyduğu güvendir. Ve bütün bunların üzerinde yükselen en büyük sorumluluk, hak sahibinin hakkını teslim edebilmektir.
Kur’an’ın emri açık: Emaneti ehline ver!
Yüce Rabbimiz, Nisâ Suresi’nin 58. ayetinde şöyle buyurur:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Kur’an-ı Kerim, Nisâ Suresi, 4/58)
Bu ayet, yalnızca bireysel ahlakın değil, toplumsal düzenin de temel taşıdır. Emaneti ehline vermek; işi bilene, görevi yapabilecek olana, liyakat ve ehliyet sahibi insana teslim etmektir. Adalet ise insanın kimliğine, makamına, zenginliğine veya yakınlığına bakmadan hakkı sahibine vermektir.
Bir toplumda makamlar liyakat yerine sadakate, görevler ehliyet yerine hatır gönüle, haklar adalet yerine çıkara göre dağıtılıyorsa orada yalnızca düzen değil, vicdan da yara alır.
Kur’an’ın Enfâl Suresi 27. ayetindeki uyarı da son derece açıktır: Allah’a ve Resulü’ne hainlik etmemek, emanetlere bile bile hıyanet etmemek gerekir.
Demek ki emanetin ihlali, basit bir görev kusuru değildir. Bazen bir insanın hakkını yemek, bazen bir toplumun geleceğini karartmak, bazen de güven duygusunu kökünden sarsmaktır.
Peygamberimizin ölçüsü: Güvenilir insan olmak
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), emanete ihanetin ne kadar ağır bir ahlaki kusur olduğunu şu hadisle bildirir:
“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder, söz verdiği zaman sözünde durmaz.”
(Buhârî, Vesâyâ, 8; Müslim, Îmân, 107)
Burada hepimizin kendisine sorması gereken bir soru var: İnsanlar bizim yanımızda kendilerini güvende hissediyor mu? Verdiğimiz sözün arkasında duruyor muyuz? Bize teslim edilen bir görevi, kimse görmese de hakkıyla yapıyor muyuz?
Zira ahlak, insanların alkışladığı yerde değil; kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilmektir.
Bir insanın gerçek değeri, kürsüde söylediği sözlerle değil, hayatın içinde gösterdiği davranışlarla ölçülür. Güven kazanmak yıllar alır, kaybetmek bazen bir an… Kırılan bir eşya onarılabilir; fakat kırılan güvenin tamiri her zaman kolay değildir.
Hak yenirse, huzur eksilir
Atalarımız boşuna dememiştir: “Hak yerde kalmaz.”
Bir başka atasözümüz ise adaletin toplumsal değerini hatırlatır: “Adalet mülkün temelidir.”
Buradaki mülkü yalnızca mal ve servet olarak düşünmemek gerekir. Adalet; devletin, toplumun, ailenin ve insan ilişkilerinin ayakta kalmasını sağlayan temel direklerden biridir.
Hak yemek bazen bir işçinin emeğinin karşılığını vermemektir. Bazen bir yetimin hakkını gözetmemek, bazen komşunun hukukunu çiğnemek, bazen de kamu malını şahsi menfaat için kullanmaktır.
Bazen de insanın hakkını, yalnızca kendisinden farklı düşündüğü için teslim etmemektir.
Oysa hak, kişinin dostuna göre değişmez; düşmanına göre de eksilmez. Adalet, yalnızca bize yakın olana değil, haklı olana sahip çıkabilmektir.
Bir toplumda insanlar haklarını ararken kapı kapı dolaşıyor, emeğinin karşılığını almakta zorlanıyor, adaletin tecelli edeceğine dair inancını kaybediyorsa orada yeniden düşünmemiz gereken çok şey vardır.
Çünkü hak yenilen yerde güven azalır; güvenin azaldığı yerde kardeşlik zayıflar; kardeşliğin zayıfladığı yerde ise toplumsal huzur yara alır.
Tasavvufun aynasında emanet
Tasavvuf büyükleri, insanın önce kendi nefsini hesaba çekmesi gerektiğini hatırlatır. Çünkü başkasının kusurunu görmek kolay, kendi kusuruyla yüzleşmek zordur.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinde işlenen temel ahlaki öğretilerden biri, insanın nefsini terbiye etmesi ve hakikati kendi içinde aramasıdır. Bu anlayış bize şunu düşündürür: Başkasından doğruluk bekleyen insan, önce kendi doğruluğunu sınamalıdır.
Yunus Emre’nin insan sevgisini ve gönül ahlakını merkeze alan şiir dünyası da bize insanın değerinin gösterişle değil, gönül zenginliğiyle ölçüldüğünü hatırlatır. Bir gönlü incitmekten sakınmak, bir hakkı gözetmek, bir mazluma sahip çıkmak da ahlakın ve kulluk bilincinin önemli parçalarıdır.
Hacı Bektaş-ı Velî’ye nispet edilen “Eline, beline, diline sahip ol” öğretisi de insanın davranışlarına, arzularına ve sözlerine hâkim olması gerektiğini anlatır. Bu öğüdü emanet açısından okuduğumuzda şu sonuç ortaya çıkar: Elinle başkasının hakkına uzanma, dilinle insanları aldatma, nefsinle adaletten sapma!
Tasavvufun bize açtığı kapı, insanın kendi içine dönüp şu soruyu sormasıdır: Ben bana verilen emanete layık mıyım?
Makam da emanet, yetki de emanet!
Bugün üzerinde özellikle durmamız gereken meselelerden biri de makam ve sorumluluk ahlakıdır.
Bir koltuğa oturmak, insanı kendiliğinden büyük yapmaz. Bir unvan taşımak, kişiyi kendiliğinden haklı çıkarmaz. Yetki sahibi olmak, başkalarının hakkı üzerinde sınırsız tasarruf sahibi olmak anlamına gelmez.
Tam tersine, makam büyüdükçe sorumluluk da büyür. İmza attıkça, karar verdikçe, insanlara yön verdikçe hesap verme yükümlülüğü ağırlaşır.
Yönetici için emanet, kendisine teslim edilen insanlara adaletle hizmet etmektir. Kamu görevlisi için emanet, görevini dürüstlükle yerine getirmektir. Bir dernek yöneticisi için emanet, üyelerinin güvenini korumaktır. Bir anne ve baba için emanet, evladını sevgiyle, merhametle ve güzel ahlakla yetiştirmektir.
Kısacası, herkesin bir emaneti vardır; herkesin de bu emanet karşısında bir sorumluluğu…
Unutulmamalıdır ki makamlar insanlarla dolup boşalır, unvanlar zamanla unutulur. Fakat insanın geride bıraktığı iyilik, adalet ve güven, onun gerçek mirasıdır.
Son söz: Emanete sadakat, vicdana şereftir
Aziz okuyucularım…
Dünya bir imtihan meydanıdır. Kimi servetle, kimi makamla, kimi sözle, kimi de kendisine teslim edilen bir insanın hakkıyla sınanır.
Asıl mesele, insanın elindekini ne kadar büyüttüğü değil, kendisine verilen sorumluluğu ne kadar hakkıyla taşıdığıdır.
Bir yetimin gözyaşını silmek emanettir. Bir mazlumun hakkını savunmak emanettir. İşini dürüstçe yapmak, verdiği sözü tutmak, kamu malını korumak, insanın güvenini boşa çıkarmamak emanettir.
Ve unutmayalım: Hak sahibine teslim edilmedikçe emanet tamamlanmış sayılmaz.
Öyleyse gelin; makamı imtiyaz değil hizmet, yetkiyi üstünlük değil sorumluluk, insanı çıkar aracı değil Allah’ın yarattığı kıymetli bir can olarak görelim.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, kaç kişiye hükmettiğiyle değil, kaç kişinin hakkını gözettiğiyle ölçülür.
Emanete ihanet eden, güveni kaybeder; hakkı gözeten, gönüllerde yer edinir.
Makam geçicidir, mal geçicidir, ömür geçicidir… Fakat hak ve adaletin hesabı, insanın vicdanında da ahiret inancında da ağır bir sorumluluktur.
Rabbim bizleri emanete sadık kalanlardan, hak sahibine hakkını teslim edenlerden, adaletten ayrılmayanlardan eylesin.
Kul Salih der ki:
Emanet yük değil, şeref bilenlere,
Hak için eğilsin başlar, gönüller.
Dünya bir konaktır, ömür bir nefes,
Hoş bir iz bırakır adaletli ses.
Âmin.
Yorumlar